Özel Arama


   
 
  senai demirci

 
N'ettin sen çocuğum?
2008 
 
SENAİ DEMİRCİ
 
 
 
 

Ah be çocuğum; ne işin var senin olay mahallinde? Azıcık bekleyemez miydin? Gözlerimize görünmez olamaz mıydın sanki? N’ettiğinin farkında mısın? Uzağımızdaki acıyı bir çığlıkta yakınımıza çağırdın. Göz yaşların yüzünden, acının en ağırı tâ ötelerden taşıp da dokunuverdi göğsümüze. Babana sarıldığında sen, hepimiz babamıza koştuk sarılmak için. Babanın kanlı cesedinden bir nefesçik olsun haber umduğunda sen, hepimiz içimizde uyuttuğumuz çocuğa teselliler sunmak için sürünerek ayağa kalktık. “N’olur ölme baba!” diye yalvarırken sen, çocuklarımıza borçlu olduğumuz “baba”lığı hatırladık da utandık, bir daha bir daha vurulduk.

 

Evde bekleyemez miydin sanki? Geldin oraya ve sobeledin bizi. Acı’sız yakaladın, acıma’sız bastın. Yaptığın kötülüğe bir bak hele! Hepimizi o kurşunların önüne ittin. Azıcık bekleseydin evde, ödevden başını kaldırmasaydın, acını karanlıklara saklasaydın, hasretini sağır odalara hapsetseydin, hüzünlü yüzünü loş köşelere gösterseydin, hıçkırıklarını hiç duyurmasaydın bize, ne beni yaralayacaktı o kurşunlar ne çocuklarımızın yüreğine sekecekti o acının utancı, ne de yetim bıraktığımız çocukluğumuzun ak elleri bunca kana bulanacaktı?

 

Az önce, yaşadığın şehirden geçtim. Değişen bir şey yok Tarsus’ta. Tarsus bildiğim Tarsus. Caddeler aynı cadde. Sokaklar hâlâ daha baban varmış gibi uzanıyor. Kaldırımların umurunda değil babasızlığın. Sadece gazete sayfalarına değip geçen o fotoğrafın göz ucuna itilen varlığı kadar sızlıyor yüreğimiz. O kurşunların göğsünde açtığı boşluğa yabancıyız, hıçkırıkların iyice yarıp durduğu o hüzün kırığını unutmak üzereyiz.

Bu sabah, belki uyuyor olacaksın. Belki de bütün geceyi uyanık geçirdin. O incecik ve serince yüreğini kin ve düşmanlığın ateşi sarıyor apansız. Baba kokusu arıyorsun yastıklarda, duvarlarda, kapılarda. Fotoğraflardan baba sıcağı emmeye çalışıyorsun. Babana benzeyen her adamdan, babacan teselliler bulmaya çalışıyorsun. Bir köşeyi dönünce karşına apansız çıkabileceğini bile ummuyorsun babanın. Kaşlarını çatıp da azıcık; “aslan oğlum” dercesine, dilce değil bedence sevdiğini söylercesine ellerini omuzlarına atamayacak baban. Bu Pazar ve sonraki Pazar ve daha sonraki Pazar babasızsın. Omuzların hep boş kalacak, hep soğuk. Yok ki baban!

Babanın yokluğuna eğilecek kelimelerin de eli boş. Ünlemler cümle sonlarında boş yere bekliyor haykırışını omuzlamak için! Çığlığının dolandığı nefeslerin gırtlağımızda karşılığı yok! Boşuna sıralanıyor harfler. Senin gibi çaresizce, senin gibi acıyla kıvranıyorlar. Boş kalacak kolları! Kalbini yitirmiş, ensesinden kurşunlanmış, dudakları soğumuş, tebessümü donmuş anlamlara sarılıyor gözyaşları içinde. Acıyı yüklenecek kelime yok! Hüznü ellerinde büyütecek vefalı sözler kayıp! Sadece bir fotoğraf var elimizde. Kâğıt üzerinde kara lekeler!

 

Gelmeseydin oraya keşke! O fotoğraf makinesinin objektifine düşürmeseydin titreyen küçücük bedenini. Hiç hak etmediği halde acının en acısını kucaklayan o kollarını kanlı bir cesedin göğsüne uzatmasaydın öyle! İşimiz kolay olacaktı oysa! Sağır kurşunların, soğuk nefretlerin namlusuna sürülü hoyratlıkların eksilttiği bir adamı daha, beş kişiden biri diye bir rakama, sadece bir rakama indirgeyecektik. Beğendin mi yaptığını? Şimdi babanı da sayamıyoruz. Sayamıyorum babanı. Beşten biri değil senin baban. Rakama sığdıramıyorum bir adamı senin yüzünden. Onun sende bıraktığı boşlukta, bir ömür boyu saya saya bitiremeyeceğim, her gün her dakika ansam da tüketemeyeceğim eksik ve yitik bir “baba” bekliyor. Her baba gördüğünde, bir daha bir daha açılacak, yeni baştan ve sımsıcak kanayacak yaraların olacak senin. Sayabilir miyim? Tartabilir miyim? O derin yarayı nereye tıkabilirim ki? O acıyı toprağa gömüp de susturabilir miyim ki?

 

N’aptın be çocuğum. Yapılır mı bize bu? Ne güzel paketleyip bir kenara koyacaktık acıyı. Kolayca, unutkanlığın meşin cüzdanına koyup, sığ siyasal ve sosyal tartışmaların uğultusuna karıştırıp göz önünden uzaklaştıracaktık bir adamı.

 

Yo yo, suç sende değil oğlum! Acı da. Seni ve beni bir an’da buluşturan o acı yok mu o acı? Sinsice sokulur göğsümüze! Önce başkasına aitmiş gibi dayanır kapımıza. Uzaktan gelir adım sesleri. Kan davalıyız biz onunla. Kan davalı! Gittiğimiz her yerde, saklandığımız her köşede bulup vurur bizi. Y/aralar kalbimizi, uçurumlar açar göğsümüzde. Kardeş eyler beni ve seni apansız ve inceden. Uzakları yakın eyler gözlerimize hiç acımadan. Tuzaklara düşürür uyuttuğumuz yanlarımızı hiç habersiz. Senin yerine kor beni, babamın kanlı cesedini kucaklatır acıyla. Benim yerime geçirir seni, öldüğüm yerden, kan sızan dudaklarımdan sıcak, sımsıcak bir “oğlum” sadası söyletir aceleyle ve son defa.

 

Çocuğum, çekil oradan, çekil aradan. Çabuk çık o fotoğraftan! Senin yüzünden kurşun sekti göğsüme! Artık bin hayat borçluyum kimbilir nerelerde hangi niyetlerle şarjörelere doldurulan kurşunların değdiği yere. Bin kurşun borçluyum, uğursuz kuytularda ve tekinsiz köşelerde fısıldanan nefretlerin acımasız kalbine!



Unutmuşum, affedersin...
 
/2008
 
- Yalnızım, çok yalnızım. - Hatırlıyor musun; “çok yakınım ben” demiştim sana, “çok yakın!” Senin sana olduğundan bile yakın. Kendi kendini çağırdığında ne kadar yakından duyuyorsan, ondan da yakınım.
Kendinden bir şey istediğinde ne kadar çabuk cevap veriyorsan, bundan daha hızlıyım.
- Doğru. Sen hep yakınsın ama, nedense, ben uzaklardayım. Bana küsmüşsün sanıyorum.
- Öyleyse, secde et ve yaklaş! Alnına dokunacak yakınlığım. Aslında alnına yazılıdır yakınlığım. Araya benliğini koyduğun için, bencilliğini öne sürdüğün içindir bana uzaklığın.
- Yüzüm yok yakınında olmaya. Çok kusurluyum. Günah üstüne günah işledim. Sözüm yok sana sakladığım. Kirli dudaklarım. Yalanlar söyledim, boş sözlere değdi dilim.
- Pişmanlığını görüyorum elbet. İçindekileri, yakıcı sızıları duyuyorum. Söylemek isteyip de söyleyemediklerini de özür olarak kabul ediyorum. Yüzünün kızarması bile kabulüm. Bilmiyor musun ki, bağışlamayı seviyorum ve seve seve bağışlıyorum.
- Biliyorum ama yine de unutup hata ediyorum. Gördüğünü göre göre, görmüyormuşsun gibi yaşıyorum. İşittiğini bile bile, işitmiyormuşsun gibi boş şeyler konuşuyorum. Sözümden dönüyorum yine. Utanıyorum. Bağışlar mısın sahiden?
- Dedim ya; bağışlamayı kendime ilke edindim. Hiçbir şeye mecbur olmadığım halde, merhamet etmeyi kendime kural diye yazdım. Affetmeyi her şeyin önüne koyuyorum.
- Ben seni hep yakar diye tanıyorum. Hemen kızıp gazaplandığını düşünerek, korkuyorum, titriyorum. Çarparsın diye keyfimce yaşayamıyorum. Gazabın da var senin.
- Rahmetim gazabımdan önce gelir. Kızmam bile rahmetimin hatırınadır. Ben yakmam seni. Sen ateşe atarsın kendini. Seni senden korumak içindir tehditlerim.
- Yine de korkuyorum. Çok korkuyorum.
- Defalarca ve en önce merhamet sahibi olduğumu hatırlattım sana. Her sözün başında. Her işin eşiğinde. Daha çok, hatırımı saymanı isterdim. Bir hatırlasana; bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin. Eksikliğini kimsenin dert etmediği dönemlerde, seni var kılmak istedim. Kendi yokluğunu kendinin bile fark etmediği yıllarda, seni insan etmeye karar verdim. Şimdi seni en çok sevdiğini söyleyenlerce insafsızca çöpe atılabilecek biçimsiz bir et parçasıydın; sana yüz verdim. Sana yaptığım iyiliğini bilmeni istedim. Hep teşekkür etmeni bekledim.
- Çürüyecekmiş bedenim. Toprağa girecekmişim. Yüzüm eriyecekmiş. İsmim silinecekmiş. Dar bir yere bırakılıp terk edilecekmişim. Bu dehşet içinde nasıl teşekkür etmemi istersin?
- İlk söylemede, anlamamış olmanı anlayışla karşılıyorum, yine söylüyorum. Unutabileceğini bile bile yeniden hatırlatıyorum. Kolayca gözden çıkarılacak, leke diye silinebilecek, kirli ve isimsiz bir damlaydın; seni adam ettim. Yokluğunda seni yakıp yok edebileceğim halde, varlığından niye öç alayım, niye seni önemsiz sayayım? Senin varlığını herkes inkâr ederken ben inkâr etmediğim halde, seni niye unutulmuşluğa terk edeyim? Seni kendime muhatap seçecek kadar önemsediğim halde, niye kurumuş kemiklerini toprakta bırakayım? Seni hiç yoktan yarattığım halde, hiç sebepsiz var eylediğim halde, ikinci defa yaratmaktan niye usanayım, niye vaz geçeyim?
- Keşke bunu daha sık hatırlatsan!
- Hatırlasana kuşluk vaktini. Her sabah uyandığında yeniden bulmuyor musun bedenini? Gözlerini açar açmaz, hatırlamıyor musun unuttuğun kendini? Ayrıca, bir bak yeryüzünü ölümünün ardından nasıl dirilttiğime. Kurumuş çubukları, ölmüş dalları, soğumuş kökleri çiçek çiçek, rengarenk, terü taze tenlerle, sıcacık meyvelerle yeni baştan dirilttiğimi görmüyor musun bugünlerde?
- Unutmuşum, Rabbim, affedersin, çok affedersin. Sen affetmeyi çok seversin.


KARA LEKE

 

O iki kara leke düşmeseydi gözlerimize, şimdi ne böyle suçlu hissedecektik kendimizi ne de bu yazıya konu olan o utanç verici körlük, o dayanılmaz karanlık apaçık görünür edecekti kendini. Objektifin ardındaki film bandına değmeseydi o iki kara leke, hiç olmamış gibi, hiç görülmemiş gibi geçiverecekti gözlerimiz olayın üzerinden. Uğramayacaktı bile oraya. Uğrayamayacaktı.

Bir şeyin “görülmediğini” söyleyebilmek için o şeyin görülmeye aday olması gerek. Azıcık da olsa ışık vurması gerek üzerine. Gözlerin dikkatini çekecek kadar lekelemesi gerek varlık sayfasını. Yokun yokluğunu göremez gözlerimiz. Var olmayana kaymaz gönlümüz. Bir şeyin “unutuldu” diye anılması için hatıra düşebilir bir varlık kırıntısı sunması gerek bize. Bir şeyin acınabilir olması için kum tanesi kadar da olsa bir hacmi olmalı. Hiç olmayanın hatırını sayamaz akıl. Hiç olmamışa acıyamaz kalbimiz. Yok olanın yokta kalışına ağlayan bir insan oldu mu hiç?

 

Görme eylemimiz hedefsiz gerçekleşmez. “Neyi gördün?” “Hiiiç!” mi? “Kör” derler adama. Deli bile derler. Hele bir demeye gör: “Hiçbir şeye acıyorum ben!” Acımak fiili nesne arar kendine. Ucundan görünmüyorsa bir şey, tamamına dair merakımız uyanmaz. Bir kenarından gözümüze ilişmiyorsa bir şey, gerisini görmeye gerek kalmaz. Alameti yoksa bir şeyin, görünürde değilse, sorumlu değiliz ondan. Hatırası olsun yoksa, bir defalığına bile olmuş değilse, gelip geçmiş değilse, gölgesi olsun değmemişse aklımızın ucuna, ona dair bir kaygı üretemeyiz. Yok olanın yokluğundan hayıflanmasını bilmez insan.

Ancak var olan kıymık olup batar kalbimize. Görünür olunca kıyısından, belki canımızı yakabilir. Acıtır belki! Acındırır! Ama belki! Bir gerçeğin aniden çıkıveren ucu, bir varlığın gözümüze sarkan kenarı, fazlasını görmeyi borç yazar gözlerimize. Misal; bir dilenci kapımıza gelinceye kadar yok sayarız fukaralığı. Birisi araba camımızı tıklatınca ancak, görmek zorunda kalırız sokak çocuklarını. “Nereden çıktın ki sen!” dercesine, gözümüzden olmasa da, gönlümüzden kovmaya yelteniriz ipuçlarını. Yaramaz çocuklara yaptığımız gibi sesini kestiririz. Halının altına süpürürüz. İnkâr ederiz. Yokmuş gibi davranırız. Sileriz. Hiç olmamış sayarız. Daha büyük bir bütünü, hiç inkâr edilemez gerçekliği hatırlattığı için suçlu sayarız onu. Münasabetsiz biliriz.

O iki kara lekeyi gözümüze fotoğrafçı Kevin Carter soktu: Somali’de Birleşmiş Milletler’in yardım kampının birkaç kilometre ötesinde, açlıktan toprağa yığılmak üzere bir çocuk ve arkasında onun ölümünü bekleyen bir akbaba. O iki kara leke, hepimizi, her zaman vicdan borçlusu kılacak acı gerçeği batırdı kalbimize. Suçlu o iki kara leke! Çünkü, bizi suçlu kıldılar. Oyunbozanlık ettiler. Olmasaydılar eğer, sayesinde Pulitzer ödülü aldığı bu fotoğraf çektikten sonra niye ardına bakmadan çekip gittiğini sorgulamayacaktı Kevin Carter. Olmasaydılar eğer, o görüntünün en çok da kendi vurdumduymazlığını ve vicdansızlığını görüntülediğini acıyla anlamasına mahal olmayacaktı Kevin Carter’in. Olmasaydılar eğer, çocuğu oradan alıp kendini akbabanın önüne bırakırcasına aylar sonra intihar etmeye kalkmayacaktı Kevin Carter (Demek fotoğraf makinesinin namlusu da sahibine çevrilebiliyor ve öldürüyor!)

 

Ama oldular bir kere.. Oldular ve göründüler. Ve hep görünecekler. Sadece fotoğrafçıyı değil, hepimizi rahatsız edecekler. Orada vicdan azabının ezip öldürdüğü o fotoğrafçı kadar bile var olmadığımızı görüntülüyor çünkü o fotoğraf. Bizi gammazlıyor. İçimizde merhameti en çok hak edeni, bir çocuğu, bir akbabaya sıradan bir yem edebilecek küresel adaletsizliğin, kitlesel merhametsizliğin başucuna koyuyor her birimizi. Tek tek koyuyor. Tam da olay mahallinde görünmeyişimiz nedeniyle, fail-i mâlûmu sayıldığımız bir cinayete ortak ediyor bizi.. Birer birer ortak ediyor. Dahası da var: fotoğrafta annesi ya da babası görünmüyor aç (bırakılmış) çocuğun. Annesi babası da öldürülmüş belki. Yahut uzaklarda tutuluyor. Onların çocuğun yanıbaşında görünmeyişleri de bir dehşet görüntüsü! Anne şefkatinin azıcık kırıntısınca orada olsaydık, hepten eriyip gözyaşı olmaz mıydık o çocuğun başında? Baba sıcağının bir tutamlık alevince varsaydık oraya, yanıp kül olmaz mıydık evladımızın yanıbaşında?

 

Erimiyoruz. Yanmıyoruz işte! Yokuz orada. Yokluğumuzu o iki kara leke sayesinde görebiliyoruz. Olmasaydı o iki kara leke, oradaki yokluğumuzu da görünür kılamayacaktık kendimize. Orada olamadığımıza yanamayacaktık bile. Merhametsizliğimizle yüzleşemeyecektik. Ama oldular bir kere.. Ve sobelediler bizi birden. Açıkta yakaladılar kalplerimizi..

 

İçinde görünmediğimizi göremediğimiz, görünmediğimiz için de yanmadığımız ne kadar çok kara leke fotoğrafı olacaktı ama fotoğrafçılar yetişemedi. Hiç görünür olmadığı için hiç olmadığını sandığımız nice kara lekeler var yeryüzünde. Olsa bile, hep öyle oluyor diye, her gün tekrarlanıyor diye bıkkınlıkla yok saydığımız, alışkanlığımızın yüzsüzlüğüne sardığımız daha nice taze kara lekeler düşeyazıyor yerin yüzüne. Yokuz oralarda, yokluğumuzu görecek gözden yoksunuz. Yokluğumuzu görsek de yokluğumuza yanacak gönülün yoksuluyuz.

Ne kadar körüz! Ne kadar sağırız! Ne kadar merhametsiziz! Ne kadar acımasızız. Ne kadar vurdumduymazız.

Olmayan bizlerin en acınacak haline, yok oluşuna acıyıp da bizi var kılan ey Rahman; en çok yanımızda olunması gereken zamanda, anılmaya değer olmadığımız unutuş karanlığında bizi şefkatiyle seçip yakınlığına çağıran Rahîm; olamadığımız yerlere değdir dualarımızı. Gözlerimize verdiğin o iki kara lekeyi, iki gözbebeğimizi merhamet(l)e aç! Görür kıl bizi kara lekeleri. Görünür kıl bizi kara lekeli fotoğraflar içinde... Geç kalmadan.


Zorla Nazik Olduğumu Sanman Zoruma Gidiyor
 
 
SENAİ DEMİRCİ
 
 
 
 

Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan’a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: “Çiçekleri koparmak yasak!” İrkildim.. Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, “Koparmazsan daha iyi olur!” demek üzereydim oğluma. “Yasssakkk!” korkusuyla değil; “Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin..” ümidiyle koparamazdım. “Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye...” hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.

O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da “kopmuş” oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.

 

Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten “masum” kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de “çal-a-mı-yor-uz” çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.

 

Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta bir kaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. “Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim” bile diyor.

İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.

 

Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda “insan” yoktur. Zorlamanın ezdiği “kamusal alan”larda “insan”ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da “insan” olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde “kendi kendinelik”imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, “değer” üretemeyiz ki. Zorbalık “hatadan dönmeye” fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. “İyi”yi “kötü”ye tercih edecek özgürlük yoksa, “iyilik” üretilemez. “Zorla güzellik olmaz.” Zorla din de olmaz. “Borç”tur “din”. Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç’inden gelerek, iç’ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.

Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir “insan”ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla “İslamî” değildir.

 

Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, “Çiçekleri kopartma!” uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslümanım ben! Herkese ve her şeye “selâm” yakınlığı kazandıran İslam’ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı “İslamcı” etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.

 

“Müslüman” laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir lâiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam’dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum.

 

“Yassakkk!” sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm.



Ney Olup Ağlamaktır En Güzel Duamız
 
 
SENAİ DEMİRCİ
 
 
 
 

Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır. Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür.

İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir. Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini. İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi,

Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür. Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya. İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever.

 Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir. Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım. İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı. Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar. Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar.

İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir. Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki. Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir.

Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir. Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden. Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.

 Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona. Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.

Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden. Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir.

 O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir. Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney. Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz.

Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.

Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz. İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir. Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar. Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir.

 Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan.

Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.

senolberk adlı kişiyi Twitter'da takip etşu fâni âlemde şerefsizce yaşayanlara... Âdiliğinize boncuk takın ki NaZaR değmesin...
 
www.senolberk.tr.gg
FACEBOOK Şenol BERK
 
Reklam
 
güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır...BEDİÜZZAMAN
 

ISTANBUL

şenol berk
 
TAMAMEN KİŞİSEL...online








 
Bugün 1 ziyaretçi (37 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

ANASAYFA   KUR'AN-KERİM   RİSALE-İNUR   FIKIH   İYİHABER   BİLİYORMUSUN   YAZARLAR   MAKALE   İLAHİ   MÜZİK   VİDEO   FİLMİZLE   SOHBETDİNLE   GALERİ   RD-TV   LİNKLER   FORUM   ZİYARETCİDEFTERİ

Özel Arama